bıkbık
hiç yazmasam da oluyor. yeniden başlasam da olur. öyle bir şeyler işte. wordpress kalbimizde yaşıyor.
terenzo’nun kulacı
bir süre olmazsam buralarda yani 1-2-3 orda burda olursam demek istiyorum ki güle güle gitmeyeceğim orası muhakkak döndüğümde de dönmeyebilmemek de mümkün o ayrı merak ederseniz telefonum sizde var mail adresim ve açık adresimi de vermiştim ya zaten “through the glow u ıslıkla çalarsanız bir anıyı da yakmış olursunuz eşlik de ederim siyah tişört ile mavi şort bere ve kol saati muhakkak görüşelim yeşil ışıklı bir yerde sevinçle uyanalım diye esenlikler
sanki bir rüya
bir baş dönmesi şimdi. buluştuğumuz yerde denizin üstümüze üstümüze gelmesi, nasıl çirkin bir deniz, pis kokan, köpüklü dalgaları. “seni sevebilirim” deyişi, gayet olağan, bunu hep söylemesi halleri. ”peki” deyişim, gayet olağan, buna hep razı oluş hallerim. “ellerimi nereye koyayım”, ellerime bakması “şimdilik masanın üstünde kalsınlar” demesi. tatlı bir ümit-in beni yaşatması, ellerimin masada oluşları. olmazlığı, yok oluşları düşünemeyişim, her zaman. “artık fıstık yiyip, smiths dinlemeni istemiyorum” yol göstermesi. asla gibisinden başımı sallayışım. nefes almak da vermek kadar zor. ”arkadaşlarına da bahsetme” tavsiyesi. bunu bilmem, onların anlamayacağını, herşeyle dalga geçer gibi açıklama bekler halleri, arkamdan itmeleri. bir çember vaat etmesi sonra. kendisinin çizeceği bir çemberde mutluluklardan, deniz kızlarından ve söğüt dallarından bahsetmesi. çok eğleneceğimizin, hep güleceğimizin ve öğreneceğimizin sözünü vermesi. benim kabul etmem, herşeyi kabul. yanlışı da kabul. verdikleri linkleri de kabul (1,2,3), bakıma alınışlar da kabul. uyanamayışım.
bu belirsizlik korkunçtur.
son otobüsle evine dönüyorsan, haftasonları da çalışıp aldığın paraya gülüyorsan, her seferinde ”bu son olacak” deyip kahırlar içinde hep aynı başlara dönüyorsan ve tükürdüğünü yalayıp “acımadı ki” diyorsan, gözyaşları içinde, moloko‘yu muhakkak seversin. moloko’nun fısıldayan, kahkaha atan, tokatlayan sesi, “yapacak birşeyin yoksa dans et” diyen sesi, roisin murphy sessizce geri geldi. alkışa gerek yok, gelişini üstsüz danslar ederek, her işaretine güvenip ama yine de tedirgin adımlar atarak, daracık şeyler giyerek kutlayabiliriz. ama asla hoşçakal demeyelim. belki birgün keyifle kulağımıza fısıldanan birşeyler olacak.
siyasi arena
siyasette hedef kitle değişiyor. artık siyaseti yapanlar sadece esnaf, köylü, çiftçi, zanaatkar demiyor, ezilenlerden ve diptekilerden de bahsediyorlar. baskın oran, radikal 2′deki son yazısında ezilenlerin artık sadece işçi sınıfı olmadığını “aleviler, engelliler, kadınlar, çevreciler, gayrimüslimler, Romanlar, sokakta kırmızı ışıkta kağıt mendil satan sekiz yaşındaki çocuklar, Çerkesler, eşcinseller, Lazlar, üniversiteye başörtülü alınmayan kızlar, vicdani retçiler, daha sayayım mı?” diyerek kimleri kast ettiğini belirtmiştir. ayşe tükrükcü’nün hedef kitlesi ise ”diptekiler“. aday olduğu istanbul 2. bölgeden her türlü engele rağmen 709 oy alabilmiş olan eski genelev çalışanı, özellikle şiddet mağduru kadınların temsilciliğini üstlenecekleri bir parti kurmanın çalışmalarına başlamış. bu iki isim -biri profosör biri eski genelev işçisi- çoğusu için marjinal gibi görülebilir, söylediklerini dinleyen 3-5 kişi olduğunu, toplumun onları ciddiye almayacaklarını düşünebilirler. ama bana fitil ateşlenmiş gibi geliyor. ”ezilmiş ve dipte olanlarımız”ın sayısı hiç de az değil çünkü, şimdi bizler bu oluşumlara nasıl dahil edilebiliriz? bunu düşünmemiz gerek.
çıkış
saat 07:30. sabahın bu saatinde aklıma birşeyler gelip-de, haldur huldur yataktan kalkıp-da, paldır küldür yazıyor değilim. uyumuyorum, hep erken kalkıyorum, erkenden blog okuyorum. tane ile hesap edersek şimdiden 93 tane blog okumuşumdur. tane ile diyorum ağırlıkları ile de hesap edilebilinir çünkü. çok ağır bloglar var ortada, öyle böyle değil, en az 916 kilogram olanlar, isim vermiyeyim şimdi. yazılmadık ne kalmış diye bakıyorum da, hey gidi. tatile gidişler en gözde konu şimdi. günlüğüme göre ben en son 18.02.2005 tarihinde istanbul dışına çıkmışım. o zamandan beri gece gündüz istanbul’daymışım. dere tepe istanbul’da. t. ve n. ile birlikte a. ya gitmişiz şubatta, orada m.’yi, h.’yi, s.’yi, u.’yu tanımış, r. içip b. ve t. yemişiz, c.’de yıkılmış k.ler arasında f. çekilmişiz, a.k. de t. oynamışız, saçlarım u. ve k. mış o zaman, şimdi de u. ve k.. taşın birine “s. burada” yazmışım, alışkanlıktan. o taş hala o tepede o denize bakıyordur, şimdi bir tek bundan eminim. 2 yıl 5 ay sonra ilk defa i. dışına çıkacağım, bir de bundan.
otelde ölüm yokmuş
dudağında kırmızı parlatıcı, üstünde yeşil tişört ve tiril tiril bir etek ile bu dünya bir cehennem. şansını deniyorsun, yanlış elleri tuttun şimdiye kadar, olmayacak hallerde bir yok oluş’u düşledin. kalacağın otelleri düşündün, önlerinden geçtin. erkek sesleri duydun gece yarıları, sana birşey demediler. asonsörler seni üst katlara çıkardı, camdan baktığında gördüğün şey duvarlarına meme resimleri çizilmiş çatı katlarıydı, zakkum, asma, şeftaliydi. yutkundun ve bu dünyada sana iyi gelen şeylerin listesini yaptın, 2 maddelik bir liste. “kendinden 2. tekil şahıs olarak bahsetmek” bu listede yoktu.
gittiğinde
pak bahadur gittiğin yerde sulak, yeşil alanlar da var mı? ağaç gölgeleri, serin sabahlar, büyükanneler ve kuzenler de var mı? burada yoktu. orada var mı?
kurgu



